FRM TV

9 EYLÜL

Sen 9 Eylül dersin iki kelime, Ben onurlu bir halk anlarım! Rüzgarın çevirdiği sayfa anlarım… Sen “İzmir” dersin iki hece, Ben saygıyla ayağa kalkarım!

Murat AKDENİZ

Murat AKDENİZ

FRM TV'de Blog Yazarı

Takvimler 15 Mayıs 1919’u gösterdiğinde tarih, tam üç yıl kan, vahşet ve göz yaşlarıyla  sürecek bir işgale tanıklık ediyordu. 1. Dünya savaşından yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu toprakları itilaf devletleri tarafından paylaşılmaya başlamıştı. Bu paylaşım sırasında hem Yunanlıları ödüllendirmek ve hem de itilaf devletlerinin kendi içlerinde yaşadıkları anlaşmazlıklarda İtalya’yı durdurmak için özellikle İngiltere’nin desteği ile bir Yunan işgali gerçekleşiyordu. Ancak dönemin A.B.D. başkanı Wilson’un o günlerde sıklıkla üzerinde durduğu “self determinasyon” yani ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı ilkesine aykırı olmasına rağmen, Amerika’nın da işgali perde arkasında desteklemesi, aslında düşmanın bilinenden, görünenden çok daha fazla ve daha büyük olduğunun açık bir göstergesiydi. Zaten Wilson da self determinasyonu aslında Türkiye’nin lehine değil, aleyhine telaffuz ediyordu. (Kaldı ki, büyük zaferden sonra Lozan Görüşmelerinde ‘gözlemci’ sıfatıyla bulunan A.B.D. Lozan Antlaşmasını tanımayı senatoda düşündürücü biçimde reddetmiştir! Hatta bu konuda ikincil bir örnek olarak A.B.D. nin 1927 yılına kadar Türkiye’ye büyükelçi göndermemesini de gösterebiliriz. A.B.D. nin ilk büyükelçisi Ekim 1927 itibariyle göreve başlayan Joseph C. GREW olmuştur.)

İtilaf devletlerinin himayesi altında İzmir rıhtımına çıkan Yunan ordusu ilk sürprizi burada yaşamıştı. Osman NEVRES, ya da bilinen adıyla Gazeteci Hasan TAHSİN tarihin bu en acı verici manzaralarından birine sessiz kalamamış ve tabancasının namlusunu bir Yunan askerine doğrultarak ilk kurşunu sıkmış, diğer bir deyişle, Kurtuluş savaşının işaret fişeğini ateşlemişti.

Bu andan itibaren, “Megali İdea” yani büyük Helen imparatorluğu hayaliyle Anadolu’ya çıkan Yunan ordusu tarihte eşine az rastlanır, acımasız bir katliama girişti. İşgalin daha ilk iki gününde asker-sivil binlerce Türk katledilmiş, sayısız tecavüz olayları yaşanmıştı.

Daha 1918 kasımında İstanbul’un ve Devleti Ali Osman’ın işgal kuvvetlerine teslim olmasıyla birlikte, Düşman donanmasının da İstanbul Boğazına girmesi üzerine, Mustafa Kemal Salih BOZOK’a tüm inancıyla birlikte “geldikleri gibi giderler” diyecekti. İzmir’in işgali sonrasında Samsun da dahil olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde işgal kuvvetleri askerlerine cılız da olsa saldırılar başlamıştı. İşgal kuvvetlerini Osmanlı’ya nota verecek kadar öfkelendiren bu durum karşısında hükümet, Mustafa Kemal’i çerçevesinin çoğunu kendi çizdiği yetkiler dahilinde Samsun’a “isyanları bastırmakla görevli” (!) olarak gönderiyordu.

İçinde öfke, isyan ve bağımsızlık ateşi yanan Mustafa Kemal nihayet bu ateşi Anadolu’ya taşımak için beklediği fırsatı bulmuştu. 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla 16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuruyla yola çıkan Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktı. İşte bundan sonrası tarihin akışını değiştirecek türdendi. Askeri bir deha olduğunu daha önce Çanakkale’de tüm dünyaya ispatlayan bu genç kumandan, kısa sürede, dişlerini ve yumruklarını sıkmış, ancak çaresizlik ve gözyaşları içinde işgali izleyen Türk Milletinin umut ışığı haline gelmişti.

Bu bilinçle çalışmalara başlayan Mustafa Kemal ve arkadaşları, ilk olarak Haziran 1919’da Amasya Genelgesini yayınlamış ve bu genelgenin “milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” maddesiyle de tüm ulusu direnişe çağırmıştı.

Bir yandan Yunan ordusu zulmünü her geçen gün artırıyor, diğer yandan Mustafa Kemal ve arkadaşları, büyük yokluklar içinde Anadolu’da bir direniş örgütlemek için kongreler düzenliyordu. Bu kapsamda Temmuz – Ağustos 1919’da Erzurum Kongresi toplanmış ve özetle, “Vatan bir bütündür, bölünemez” kararı alınmıştır. Ancak Erzurum Kongresinin yine çok önemli yanlarından biri de, “Manda ve himaye kabul olunamaz”’dı. Zira, tam bağımsızlığı hala hayal olarak gören bir kesim açıkça Amerikan mandası talep edilmesini çıkar yol olarak görüyordu.

Bu süreç, Sivas kongresi ile doruğa ulaşacak ve Sivas bir bakıma Ankara öncesi uzun süre Milli Mücadele karargahı olarak tarihteki onurlu yerini alacaktı. Yine tıpkı Erzurum kongresinde olduğu gibi Sivas kongresi de türlü zorluklarla gerçekleşiyordu. Bir yandan parasızlık, yokluk ve yoksulluk, diğer yandan kongre delegelerine ve genel olarak kongreye yönelik baskı ve tehditlerle de mücadele edilerek bu tarihi kongre düzenleniyordu.

4 – 11 Eylül 1919 tarihleri arasında düzenlenen Sivas Kongresinde alınan “Tarihi” kararlar artık Türk Ulusunun, tam bağımsızlık dışında hiçbir seçeneğe tevessül etmeyeceğini, bu ülkü uğrunda millet olarak top yekün direnişi ve gerektiğinde ölümü göze aldığını tüm dünyaya ilan etmişti.

Sonrasında 31 ekim 1919 günü yaşanan Sütçü İmam olayı başta olmak üzere, baş döndürücü bir hızla gelişen olaylar, açılan çeşitli cepheler, kanlı savaşlar. Bu savaşlarda askeriyle, siviliyle, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla, ve hatta vatan için gözünü kırpmadan şehadete koşan çocuklarıyla dünyanın ibret, şaşkınlık ve hayranlıkla izleyeceği türlü kahramanlıklar!  İşgal güçlerinin tüm tehdit ve saldırılarına rağmen koşa koşa Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye omuz veren subaylar.

Hakkında iki kez idam fermanı çıkarılan, İzmir suikastı ve Mustafa Sagir olayı başta olmak üzere çok kez suikast girişimine maruz kalan, özellikle O’nun çabalarıyla kurulan Mecliste dahi türlü entrikalarla devrilmeye çalışılan Mustafa Kemal bu kahramanlıkların vücut bulduğu yegane kahraman olarak milletin en önünde, kurtuluşun baş mimarı olmuştu. Üstelik Mustafa Kemal vatan için “Ya İstiklal Ya Ölüm” anlayışıyla bu büyük zaferi hazırlarken, dönemin yazarlarından Refik Halit KARAY, Mustafa Kemal ve tüm direniş kahramanlarıyla alay ederek gazetede; “Anadolu’da bir patırtı bir gürültü. Kongreler, beyannameler filan. Sanki bir şey yapabilecekler. Blöf yapmanın sırası mı şimdi? Hangi teşkilatın ne gücün var! Bu ne hayal! Kuzum Mustafa sen deli misin? Yazıyordu.

15 Mayıs 1919 günü İzmir’in işgaliyle başlayan ve Türk Milletini küllerinden yeniden doğuran büyük savaş, bu koşullarda, içte ve dışta onca düşmana ve işbirlikçiye karşı verilmiş ve yine 9 eylül 1922 günü İzmir’in kurtuluşuyla fiilen noktalanmıştır. İşgaliyle bir kurtuluş savaşını başlatıp, işgalcilerin yok edilmesiyle savaşı bitiren dünyanın tek şehri İzmir, ne o günleri unuttu, ne kahramanlarını. Ne şehitlerini unuttu, ne gazilerini. Ne kalbinde, Karşıyaka’sında yatan Zübeyde Annesini unuttu, ne de O’nun yetiştirip vatana armağan ettiği biricik oğlu Mustafa’sını. Mustafa Kemal ATATÜRK’ü. Ve ne de “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emriyle ileri atılıp düşmanı denize döken kahraman Türk ordusunu.

Böylesi bir destanın ve o destanın Kahramanlarının anısını saygıyla yad ederken, yazıya Haluk IŞIK’ın 9 Eylül şiirinden şu mısralarla son vermek yerinde olacaktır;

Sen 9 Eylül dersin iki kelime
Ben onurlu bir halk anlarım
Rüzgarın çevirdiği sayfa anlarım
Sen “İzmir” dersin iki hece
Ben saygıyla ayağa kalkarım!

1
BU YAZIYI SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
YAZARIN SON YAZILARI
9 EYLÜL - 5 Eylül 2017
GENÇLİK VE SİYASET - 20 Ağustos 2017
İYİ Kİ VARSIN EREN - 13 Ağustos 2017
MERHABA - 10 Ağustos 2017